top of page
  • Haber Merkezi

Atatürk ve Arkeoloji

Dr. Arkeolog Töre Sivrioğlu'nun, uzun süren araştırmalarının ürünü olan Atatürk ve Arkeoloji, Osmanlı İmparatorluğu‘yla Türkiye Cumhuriyeti‘nin arkeolojiye bakışı ve bu disiplini konumlandırdıkları yeri tüm detaylarıyla aktarıyor.

Arkeoloji disiplininin doğduğu 19. yüzyıl başlarında dünya üzerinde eski eserler ve kalıntılar açısından en zengin ülke Osmanlı İmparatorluğu’ydu. Osmanlılar, arkeolojik buluntu açısından dünyanın en zengin topraklarına sahiptiler. Dünya’da antik çağlarda kurulmuş en eski dört nehir uygarlığından ikisi (Mezopotamya ve Mısır) Osmanlı egemenliği altındaydı. Helen Uygarlığı'nın ana merkezleri, Küçük Asya, Suriye ve Filistin ise başlı başına arkeolojik cennetler olarak nitelendirilebilirlerdi.


Eğer Osmanlılar sınırlarını koruyabilseler ya da en azından sahip oldukları hazinelerin farkına erken varabilselerdi, şu anda muhtemelen Türkiye’deki müzeler envanter yönünden dünya nezdinde rakipsiz olurlardı. Ancak öyle olmadı. 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı toprakları dileyen herkesin eski eserleri rahatlıkla alıp götürebildiği bir yer oldu. Hatta yapılan askeri antlaşmalara tarihi eserlerin yurtdışına götürülebileceği maddesi ekleniyordu. Bu anlamda herhangi bir düzenlemeye gerek görülmemesi; sikkelerin, belgelerin, taşınabilir her türlü eserin “kaçırılmasına” değil, götürülmesine ses çıkarmayan bir sistemi doğurmuştu.


Atatürk ve Arkeoloji, bizi önce Osmanlı topraklarında tarihi bir gezintiye çıkarıyor, sonra elimiz kolumuz bağlı bir şekilde, kültürel mirasımızın önemli bir kısmının dünyanın seçkin müzelerine olan yolculuklarını izliyoruz. Batı ülkeleri için nasıl bir “açık büfeye” dönüştüğümüzü okuyoruz satır satır… Sonra cumhuriyet kuruluyor, Mustafa Kemal Atatürk geliyor ve tüm mirasımızın izini yeniden sürmeye başlıyor.


Bağımsızlığın ve ulus olmanın yalnızca korunan sınırlar ve kazanılan savaşlar değil; kültürle, dille, toplumsal devrimlerle sağlanacağını her eyleminde bize gösteren Mustafa Kemal, bağımsızlık mücadelesi sonrası bu topraklarda yaşamış geçmiş halkların mirasının ne denli önemli olduğunu çok önce fark edip bu konuda çalışmalara başlıyor.


Mustafa Kemal, İsmet Paşa’ya gönderdiği 22 Mart 1931 tarihli bir telgrafta, “Memleketimizin hemen her tarafında emsalsiz defineler hâlinde yatmakta olan kadim medeniyet eserlerinin ileride tarafımızdan meydana çıkarılacak ilmî bir surette muhafaza ve tasnifleri, geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap hâle gelmiş olan abidelerin muhafazaları için daha fazla ihtimam gösterilmesi, arkeoloji işleri için daha fazla talebe yetiştirilmesi” isteğinde bulunacaktı. Bu telgraf metni o gün bugündür erken cumhuriyet yıllarında arkeolojiye verilen önemin simgelerinden biri olarak ehemmiyetini korumaktadır.


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün kültürel mirasımızı nasıl koruma altına alıp yücelttiğinin ve Türkiye’de arkeoloji biliminin temellerinin nasıl atıldığının hikâyesini anlatan eser, daha önce benzeri yapılmamış bir çalışmanın sonucu. Ülke topraklarının bütünlüğü ve bağımsızlığı için mücade eden bir önderin, dünyada yeni yeni gelişmeye başlamış bir disiplini yine kendi ülkesi için nasıl öğrendiği ve vatan toprakları altına gömülü tarihi hazineler için neler yaptığını gözler önüne seriyor.



Kaynaklar:

  1. Basın Bülteni





0 yorum

Comments


bottom of page